Archive for the ‘Kitap’ Category
Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok !!
Aşağıdaki bölüm PKK ‘nın 1993 ve öncesi dönemdeki örgütlenmelerinin ne derece ileri boyutlara ulaştığını göstermektedir. Öyle ki bu adamlar yurt içindeki kamplarında mezarlık, futbol sahası, jeneratör, baraka falan inşa etmişler. Ne bunlara dokunan var ne de karışan. Ama ta ki Tümgeneral Osman PAMUKOĞLU’nun Hakkari Dağ ve Komando Tugayı’nın komutasını eline alana kadar.
Şimdi o konuşmaları aşağıya aynen geçiriyorum ;
Savaş Sanatı Tarihinden
Bu alıntı John Keegan’a aittir.Onun Savaş sanatı tarihi isimli kitabından alınmıştır.
9 ncu yüzyılda dünya üzerinde hiç kimse onlardan daha cesur, daha sadık ve daha kalabalık değildi. Türkler gerçekten çetin insanlardı. Atlarını bedenlerinin bir parçası gibi kullanıyorlardı. Türkler, dinin dünya işlerinden uzaklaşma olduğuna sahip değillerdi.
Osmanlı İmparatorluğunun bütün toprakları elden çıktığında yalnız Türkiye’de yaşayan zeki , sert ve dayanıklı ırka mensup Türkler, dünyaya vatanseverlik dersi vererek, 20′nci yüzyılın ortasında bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkıp kimseden emir almaya gelmeyeceklerini kanıtlamışlardır.
Meraklılarına tavsiye ederim.
Amat
( Tanıtım yazısı hala okumamış olanlar içindir, yoksa kale almayın.)
Osmanlı’nın hüküm sürdüğü zamanlara dair neşeli ve felsefi fanteziler yazarak edebiyatımızda kendine has bir yer edinen, bu yeri dikkatle izleyen okur kitlesinin en sevdiği yazarlar arasına giren İhsan Oktay Anar, sonunda yeni romanını yayımladı. Geçen zaman içinde beklenti arttıkça, iş dedikoduya dökülmüştü. Yok, bir romanını yazdı bitirince beğenmedi yaktı denildi, yok romanını çaldırdı denildi ama sonunda yeni roman çıktı; hem de hiç beklenmedik bir anda.
Normalde ünlü bir yazarın kitabı çıkmadan önce yayınevi duyurular yapar, kitabın içeriği, hangi gün çıkacağı bilinir. Oysa İhsan Oktay Anar’ın kitabı, İletişim Yayınevi’nin dağıttığı yeni kitaplar listelerinde bile yer almadı. Bir gün çıktığı duyuldu, ertesi gün kitapçıların vitrinlerinde bordo zemin üzerinde bir kalyon yüzüyordu: Amat.
İhsan Oktay Anar bu kez eski zamanlarda bir kalyona gidiyor. O kalyona biniyor ve gemi mürettebatıyla birlikte karanlık bir sefere çıkıyor. Amat adlı 58 toplu kalyon Nuh Usta tarafından Navarin’den gelen meşe ağaçlarından yapılmıştır. 247 adet meşe. Tam da Amat’taki insan sayısı kadar!
Kaptan efendisi Diyavol Paşa, Koca Reis’i (yani ikinci kaptanı) Kırbaç Süleyman’dır bu geminin. 50 tüfenkçi yeniçeri ile birlikte güverteyi temizleyen, yelkenleri açıp kapayan, savaş zamanında da eline kılıcı alıp yan gemiye atlayan marineller, gabyarlar, topçular, zabitler, ayakçılar ve aşçı, marangoz, hekim, dümenci daha onlarca tür işle görevli bir sürü kişinin kaderi bu ikilinin elinin altındadır. Gemi kendine has bir dünya gibi. İhsan Oktay Anar’ın kitabı bir yanıyla bu dünyayı Türk edebiyatında görülmemiş bir kıvamda anlatıyor. Yüzlerce yıl öncesinin gemicilik terimlerini hiç çekinmeden, sakınmadan bol bulamaç, bu romanın kendi özel dilini oluştururcasına kullananan İhsan Oktay Anar, bu eski sözcük kullanımını ifrada kaçırıp bir eğlence, oyun hâline getiriyor. Tıpkı önceki romanlarında olduğu gibi…
Amat’ın konusunu kafayı ölümsüzlüğe ve aslında ölümün bizzat kendisine takmış, bir gemi dolusu günahkârın kabusa dönüşen seyahati diye özetlemek mümkün. En gencinden en ihtiyarına kadar her biri bir günahla kirlenmiş, yüreği kararmış ve sertleşmiş bu insanlar, adı konmamış, kendi belirsiz tuhaf bir laneti paylaşıyorlar sanki. Bu lanetin adı Amat, kaptanı da kırmızı atlasla örtülü bir aynanın içine gizlenen ve tayfasını her tür sınırını aşıp insanlığından ve hayattan biraz daha uzaklaşmaya sürükleyen şeytani bir figür: Duvarları kitap kaplı odasında keman çalarak vakit geçiren ve unutmak için koyu sarı bir içkiyi yudumlayıp duran Diyavol Paşa. Diyavol Paşa’nın faniler üzerindeki kırbacı ise, yüreği karısının ölümüyle kararmış, ama hırsı, öfkesi ve merakı her tür gemi azıya alacak denli azgınlaşmış Kırbaç Süleyman.
Amat, amacı bilinmeyen, Padişah’ın emriyle çıkılmış bir gizli görev olduğu rivayet edilen seferine başlar başlamaz rekabet, kavga ve macerayla buluşuyor. Kaptan Diyavol, komutayı ortaya bırakıp ikinci kaptan adaylarına sunuyor; en iyi emreden kazansın. Tabii ki bu rekabeti ak sakallı Ali Reis değil, adını elindeki kırbaçtan alan deniz kurdu Süleyman kazanıyor. Ardından tuhaf bir rota boyunca, dalgalarla, rüzgârla, Venedik kadırgaları, kalyonları ve Malta Şövalyeleri ile boğuşarak ilerliyorlar. Yağma arzusu dayanılmaz olduğunda kara ölümle, öldürme arzusu ağır bastığında kardeş katli ile malul olup iyice günaha gömülüyorlar.
Venedikliler’le girişilen muharebeler, denizde yapılan manevralar, geminin içindeki düzen ve yaşantı gayet ayrıntılı anlatılıyor. İhsan Oktay Anar, denizcilik meraklıları için bulunmaz bir kitap yazmış. Meraklı olmayanlara da Osmanlı’nın denizciliğini, yelkenli gemilerin kendine has dünyasını hatırlatan bir roman bu. Ama tabii hepsinden öte, karanlık yanı ağır basan tarihi bir fantezi….
Radikal gazetesinden Alıntıdır.
Tuna Gönen
21.10.2005
Kalıplar
Bu kalıplar yok mu ? Bürokratik kafa; esnek olmayan, hür düşünceyi hapseden, ruhları kafese sokan. Tüm faaliyetlerde esasa düşman işte buydu. Ateş etmeyen, gürültü çıkarmayan, bu musibet; aslında, canlıyken bile insanı öldürüp iğdiş eden, işe yaramaz hale ettiren, felaketlere sürükleyen en büyük düşmanın ta kendisiydi. Savaşılacak ve mutlaka kazanılması gereken işte buydu. Savaş veya barış, her alanda bu hastalıkla mücadele edilmeliydi. Düşmanı yaratan da, onun hesabını kısa sürede görememiş olmanın sebebi de gene buydu. Toplum yaşamında kötü giden bütün faaliyetlerin nedeni; kalıpçılık ve sıradanlıktı. Kırılamayan kalıplar muharebede insanların ölüm sebebiydi. Kalıpları öldürmeliydik. Aksi halde onlar bizi öldürüyordu.
Unutulanlar dışında yeni bir şey yok
Osman Pamukoğlu
Sayfa : 48 -49




